24/10/2007 - |
Istiklal Marsi ile oglunu askere gönderip, tabutla geri alan Ailelerin hala; "Vatan sagolsun" demesi kimseye dokunmuyor mu...? Bunlarin intikami ne zaman alinacak? Sehitler ne zaman rahat uyuyacak...? Bir Papaz öldü, hiristiyan oldular. Bir Hrant öldü, ermeni oldular.!!!
Bir haftada 38 sehit verdik hangisi "TÜRK" oldu?
Bu mesaji kaniyla, caniyla, ruhuyla ve bedeniyle "TÜRK" olan tüm gercek "TÜRK´lere" yolla!
HEPIMIZ TÜRKÜZ, HEPIMIZ MEHMETCIGIZ; VATAN SAGOLSUN!"
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/8/2007 - ÖZEN KIRAÇ/YARAM ACIYOR |
YARAM ACIYOR
‘Kadınları tanıdıkça, yılanları daha da sevdim’(1) dedi adam kadının gözlerinin içine bakarak.
‘Erkekleri tanıdıkça, yılandan beter olmak istedim.’Dedi kadın sinirle.
Ardından söylediklerine pişman oldu. Adamın da istediği buydu. Onu sinirlendirmek. Bu tuzağa düştüğü için kendine kızsa da ona belli etmek istemeden gülümsedi.
‘Ne yaptı yine seninki? Niye kızdın? Ben de bu sefer tam istediği gibi birini buldu Hakan, diyordum kendi kendime.’
Hakan’ın her genç ve güzel kız arkadaşını ona anlatmasına alışmıştı Gül... Bu davranışının sırrını da çözmüştü. Gül’e olan tartışmasız sevgisinin yanında, paralel büyüyen kini yaptırıyordu bunu ona.
‘ Bir gün eve geldim. Baktım ev tam takır. Eşyalarını toplamış, gitmiş. Hatta benim DVD yi de götürmüş kaltak!’
‘İki gün önce canının içiydi hani… Şimdi kaltak mı oldu?’ dedi Gül gülümseyerek.
‘Ha ha! Beni Hale ile yakalamasa hâlâ canımın içi olabilirdi. Kaldıramadı aldatılmayı. Oysa hayat, seçenekler çoğaldıkça güzel. İnsan tek bir insanla bir ömür çoğalamaz ki eksilir. Bir sanatçının çoğalması için seçeneklerinin olması lazım. Aşkta bile…’
Gül içinden ‘Yonttuğu taşlar kadar taş kafalı, aptal heykeltıraş’ dedi. Beni bu kadar aptal sanıyorsun, değil mi? Üniversitede okuduğumuz yıllarda da böyle taş kafalıydın, gençliğin verdiği toylukla ne geç fark etmiştim. Neyse anılara dalıp vurgun yemenin anlamı ne ki simdi…’ dedi.
‘Sen hiç değişmeyeceksin Hakan.’
‘Niye değişeyim? Böyle mutluyum!’
Mutlu muydu? Eğer mutlu olsaydı her hafta sonu bir şeyleri bahane ederek geldiği Gül’ün evinde, ona var olmayan sevgililerini anlatır mıydı? Değildi! Hayır! Mutlu değildi. Ama bunu Gül asla bilmeyecekti. Ona sevgililerini anlatırken Gül’ün gözlerinde sönen mum ışıklarında fark etmişti bazı şeyleri. Ve fark ettiği gün başladı masallara. Hayatının prensesini uydurduğu masallarla acıtmak, kanayan yaralarına sonradan ayrılık masalları ile tuz basmak, daha sonrasında yepyeni masallara başlayıp, onu tekrar tekrar acıtmak, Hakan’a tarifsiz bir haz veriyordu.
‘Doğru! Mutlusundur. Aşk bir kadının yaşamının tüm öyküsü, erkeğin ise yalnızca bir serüvenidir. Niye mutlu olmayasın? Yeni serüvenler seni bekliyor. Yelken aç…’ dedi Gül.
‘Sekiz yıldır en yakın dostum olsan da sonuç olarak sen de bir erkeksin!’
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Veysel Çolak
Dostlukmuş! Ha ha güleyim bari! Bir de beni mutlu sanıyor! Mutlu sanıyor beni! Diye düşünerek bilinçsizce kahkaha attı Hakan… ‘Oscar Wilde der ki; Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Bu kadar büyük bir giz beni korkutur. Ne işim olacak benim aşkla şu ölümlü dünyada. Aşk safsatası üremek için yaratılmış bir kadın uydurması. O kadar! ’ dedi.
İçten gülümsemesi Gül’ün gözlerindeki öfkeyi fark edinceye kadar yüzünde asılı kaldı. Sonra onun öfke şiddetinin büyüklüğünü çok iyi bildiği için sustu. Gül’e bakarken gözlerinin içi sevgi doluyordu. İçinden ‘Aptal kadın’ dedi. Aptal kadın! Hepsi yalan, hepsi uydurma!
‘‘Oscar Wilde ‘i seversin, bilirim. Şu dizeleri de aklındadır herhalde; ‘Her şeye karşın herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla…’ Sen cesur musun, pekiyi? Hiç sanmıyorum!’’
Öfkesini kusmuş olmanın verdiği rahatlıkla sehpanın üstündeki kadehe uzandı ve kırmızı şarabı bir dikişte içti Gül. Rahatlamıştı. Aptalı oynamaktan yorulmuş bedenini berjere yasladı ve adamın gözlerinden gözlerini hiç ayırmaksızın ona baktı.
Anılara daldı. Anılar, an ve an yaşanan, sonra insanın aşamadığı cin setti gibi önüne duvar ören anlar… Hiç unutmamalıydı. Hakan yüzünden, ‘İnsan ilişkileri ve Toplumsal çözümler’ dersinden bütünlemeye kaldığı için nerede ise üniversitede öğretim görevlisi olma hakkını kaybedecekti. Hakan geçmişinde, yüreğine en korkunç heykellerini dikip, sonrada çekip gitmiş tek isimdi.
Hakan, onu o kadar iyi tanıyordu ki dudaklarının ne söylediğinden çok, beden dilini izler ve aslında ne anlatmak istediğini hemen anlardı. Yine öyle olmuştu.
‘Ne zaman fark ettin?’ dedi Hakan sararmış yüzünü Gül’e hiç çevirmeden yere eğerek.
‘Anlatmaya başladığın ilk gün!’
‘Aptal sözcüğünden daha aptalca bir sözcük var mı? Kendime armağan edeceğim! ‘
‘Yok!’
‘Baş uçunda bu imkânsız sevdanın sevapları dururken, ben seni en günah yalanlarımla aldattım Gül, affedebilecek misin beni? ‘
‘Seni affedemeyeceğimi düşünmüş olsaydım yalanlarını fark ettiğim ilk gün bunu yüzüne vururdum, Hakan.’
İkisi birden sustular. Sessizlik bir mezar gibi uzanmıştı aralarına. Nereye gittiği bilinmeyen ama gelmeyeceğinden emin olunan anılarda kalmış bir şeyleri gömer gibiydi suskunlukları.
Üniversite yıllarında büyük bir yangınla başlayan sevdaları, Hakan’ın uçarı, ele avuca sığmaz tavırları yüzünden bölük pörçük, yarım yamalak yaşanan anılarda kalmıştı. Birkaç yıl sonra yaraların sızısı hafiflediğinde dostça görüşmeye başlamışlardı. Şimdi birisi, başarılı bir bilim kadını olma yolunda ilerleyen öğretim üyesi, diğeri, ismi tüm sanat dergilerinde övgü ile anılan bir heykel tıraştı. Ama Hakan, aynı uçarı, ele avuca sığmaz, yaramaz çocuktu Gül’ün gözünde.
‘Şarabını tazeleyeyim mi? ‘ dedi Gül. Böyle anlarda içkiye sarılan Hakan’ı çok iyi tanıdığını bir kez daha ele vererek.
‘Hayır! Böyle zor anlarda içip içip dağıtmamam gerektiği konusundaki en güzel hayat dersini sen vermiştin bana. Terk ederek! Hatırlıyor musun?’
Gül cevap vermedi. Veremedi. Adam, onu terk etmenin ne zor bir karar olduğunu, her aşkın iki uçlu bir hançerden, aşk ve ayrılık acısından oluştuğunu çok iyi bilmesine rağmen, Gül ‘ü hala anlayamıyordu. Oysa Gül’ün yarası hala taze, hala kanıyordu.
‘Ay ışığı kadar cılız da olsa yeniden başlama olasılığımız var mı, Gül?’dedi ve sustu adam. Bu soruyu bugün soramazsa, bir ömür soramazdı. Alacağı cevabın onu karanlıklara boğma ihtimaline rağmen sordu. Sordu çünkü bugün ilk kez bu kadar cesurdu. Sonra kendi kendine aşk konusunda Gül’ün yanında ne zaman cesur olmadım ki diye düşündü. Tüm delilikleri ona olan aşkı yüzünden yapmamış mıydı? Delilik cesaret işi, değil miydi? Delilik bir kuyuya taş atmak ve kırk akıllının çıkaramadığını görüp, çılgınca eğlenmek, değil miydi? Gül’ün cevabını beklerken içinden ‘Gel, bir taş da biz atalım bu ölümlü dünyanın kuyusuna’ dedi… ‘Hadi gel!’
‘Ben seni yüreğinden kopup gelen ve dudaklarında ses bulan şiirlerinle sevmeye başladım. Belki Gül… Belki bu sefer her şey şiir gibi olur…’ Sözleri yüreğinden kopup gelirken bu kadar duygusal bir serzenişle Gül’e yalvarmasına isyan etti adam. O taşların adamıydı. Ne anlardı şiirden? Ama şiiri onunla sevmişti. Şiiri o sevdirmişti. Onu her şeyi ile sevmişti… Onu… İç sesine ‘Dur’ dedi adam. ‘Dur!’
Odadaki sessizlik, en az ölüm kadar soğuk olan Gül’ün sesi ile son buldu.
‘Bu imkânsız Hakan. İnan imkânsız! Hasan ile evlilik yolunda ilerleyen bir ilişkim var uzun süredir.’
‘Hasan kim? Üniversitede asistanlığını yaptığın adam mı?’
‘Evet’ der gibi başını salladı Gül.
‘Niye daha önce söylemedin? ‘
‘Sen bana olan aşkın yüzünden hikâyeler uydururken, sana kıyıp, gerçeği yüzüne nasıl haykırabilirdim?’
Sustu adam. Kadın sustu. Gökyüzü sustu. Sustu coğrafya…
Hakan, sessizce ayağa kalktı ‘ Mutluluklar diliyorum sana. Umarım güzel haberlerinle mutlu olurum ben de.’
Kapıya doğru ilerleyen adama arkadan belki de son kez baktığını düşünen Gül’ün gözlerinden salonun parkesine ‘O büyük yalanını’ örten iki damla giz düştü. Yarısı tuz, yarısı kan…
Adam gözyaşlarını göremedi. Sadece kapıyı yavaşça kapayıp, gitti.
Gül uzun zamandır ilk kez şiir yazmak için çalışma masasına koştu. Gözlerinden akan yaşın kâğıdı ala boyamasına aldırmadan.
Solumun Körelişi
Hakan ‘a
Bakışların vampir
Gülün kızılını astım yüzüme,
Çöl sıcaklığı arayışım, solgunluğuma dem
Ucuz bir dükkândan aldım kişiliğimi
Usta bir terzi şimdi duruşum
Biliyorum her bakışım eğrelti
Kan nakli gerek
Pembe bir gül için tene
Alıcı belli, verici kim?
Limon sarısı bakışımı devrettim güne
Sol yanımı çıkardım, değirmendi avucum
Korkuttum ölümü bir körebede
Avuçlarım kan içinde çam
İrin patlarsa çoğalacak, yavaşla!
Ürkek bir güvercinden bir kartal doğurdum
Bir kurşunluk canın var ama
Acıyor yaram…
Şiiri bitiremeden, ellerini ıslanan yüzüne götürdü. Kaç dakika anıların limanında demirledi, bilemedi…
Sonra kendi kendine dedi ki; Susma kalemim! Sevdaya soyun… Soyun ki ben tüm çıplaklığımla arkana saklanabileyim.
Özen Kıraç /26-29.03.2007/ İzmir
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/8/2007 - ÖZEN KIRAÇ/ AĞLAYAN KAYA |
AĞLAYAN KAYA
Genç adam, gözlerini gün batımına çevirerek, kendi kendine mırıldandı;
‘Artık hiç bir şey beni ağlatamıyor. Tükenen gözyaşlarını aramak, azaplı bir bekleyişe dönüşebiliyormuş - tıpkı seni beklediğim gibi- Duygular boğazında düğümleniyor, ağlayabilsen geçecek sanıyorsun, ağlamayabilmeyi o an kaybettiğin değerli bir eşyan gibi arıyorsun.
Ağlayamamak ne zordur, biliyor musun?
Nasırlaşmış kalpleri sevmem. Ben ki bir kedi yavrusu gördüğümde son paramı ona süt olmak için harcarken, zehirlenmiş bir sokak köpeğinin arkasından gözleri yaşlarla dolu bakarken, şimdi ağlayabilmeyi sancılı bir ağıtla arıyorum.
Ağlasam, içimdeki fırtınalar dinecekmiş gibi geliyor. Başarabilsem, o fırtınalı ağlamanın ardından, içimdeki güneş tekrar doğacak, bedenimi ısıtacak, diye avutuyorum kaç zamandır.
Oysa biliyorum; benim Güneş’im sendin...’ ***
Her yer, erken gelen yazın tadını çıkaran turistlerle şenlenmişti. Ada sakinleri, beyaz badanalı evlerinden sokaklara taşmış, Gri kışın acısını çıkarırcasına, balkonlarında rengârenk açan, bin bir renkte çiçeklerin eşliğinde, kapı önlerinde dedikoduya dalmışlardı...
Yaz gelmişti...
Yanık tenim, beni daha da esmerleştirmişti. Simsiyah, dümdüz saçlarım güneşin etkisiyle yine ışıl ışıl parlıyordu. O yaz, 24 yaşına basmıştım... Adanın en yakışıklı delikanlısıydım. Bana âşık olan çok, ama kalbimi çalabilen kimse yoktu. Benim aşkım denizdi. ‘Aşkım’ adını koyduğumuz teknemiz ise, tek yârim…
Yazları erken kalkıp, babamla balığa çıkmak en büyük zevkimdi. Ta ki seni görene dek...
Gökyüzü ile denizin birleştiği o ince çizgide birbirleri ile kur yaparcasına dans eden yunusları seyretmek; beni mutlu eder, zamanın nasıl geçtiğini unutmamı sağlardı. Deniz, teknem ve yunuslar benim tek dostumdu... Ta ki seni tanıyıncaya dek…
Seni gördüğüm gün, gözlerim kenetlenmişti sana, bu güne kadar-kadınım- dediğim deniz tutsaktı sanki gözlerinde, bazen türkuaz, bazen yeşil, çoğu zaman da maviydiler. Tıpkı, denizin değişen bin bir tonu gibi…
İlk gözlerine vuruldum, sonra sesine, sonra… Sonra tüm benliğine, tüm sevecenliğine, tüm şenliğine…
Denizde vurgun yiyenlerin acısını biliyordum artık. Vurgun sırasında, hepsinin yaşadıkları sarhoşluklara tanıktım. Gözlerinde dalıp gidiyordum, derinlere… Daha derinlere... Vurgun buydu: Gözlerin derinliklerinde ölmek…
Sonunda, ilk kez hediyelik eşya satan o dükkânın önünde göz göze geldik. Aslında bu, seni ilk görüşüm değildi. Ama sen beni ilk orada gördün. Bense seni ‘Aşkım’ın, teknemizin, yanına yanaşan teknenizde çok önce fark etmiştim.
Bakışlarını çevirdin benden. Bense, bu bir iki saniye için ölmeye hazırdım.
Yanına gelmeme ne engeldi, bilmiyorum. Bildiğim; vurgundum. Gözlerinde daha fazla kaybolmaktan korktum. Zorla koparılan bakışlarımla uzaklaştım oradan. Ruhumla değil, bedenimle... Çünkü ruhum, zihnim, aklım ilk gördüğüm günden beri- adaya geldiğin ilk günden beri- seninleydi...
Seni ikinci kez teknenizde gördüm. Gözlerime inanamıyordum, bana gülümsemiştin. O mavinin her tonunu taşıyan gözlerinle birlikte…
—Günaydın! Dedin. —Günaydın... Diye gülümseyerek cevap verdim. Ve ekledim;
—Adaya yeni geldiniz sanırım…
Oysa geldiğin gün, teknenizin dakika dakika limana yanaşışı aklımdaydı. Tıpkı çok sevdiğin bir filmin, bir sahnesinin hafızaya kazınışı gibi belleğimin derinlerinde duruyordu.
— Yeni sayılmaz. Yarın bir hafta olacak. Üç günümüz kaldı. Buradan hiç gitmek istemiyorum... Adayı çok sevdim, dedin.
Üç gün mü? Üç kısacık gün… Ne sığdırılabilir ki üç güne? Neden seni ilk gördüğüm gün yanına gelmedim? Neden?
—Ben burada doğdum. Gözlerinin içine baktım ve ekledim... —Senin adın ‘Deniz’ olmalı. —Hayır! Benim adım Güneş...
Gülümsedin. Gülümseyince yanaklarında beliren gamzeleri fark ettim. Ne kadar güzeldin. —Ya Deniz, ya da Güneş! Başka bir isim sana bu kadar yakışamazdı. —Efendim?
Deniz gibi türkuaz gözlerinin içine bakarak gülümsedim. —Benim adım da; Ege. —Adayı iyi biliyorsun o zaman. Burada doğduğuna göre... —Seni büyük bir zevkle adada istediğin yere götürürüm... —Ben, önce batık şehri görmek istiyorum. —Ne zaman müsait olursun? —Sen ne zaman müsaitsen? —Hemen yola çıkabiliriz o zaman...
Elimi uzatıp seni Aşkım’a aldım. ‘Aşkım’ bile kıskanıyordu seni. Gemiler de dişidir, bilirsin... Artık 'Aşkım' da öğrenmeliydi; benim tek yârim sendin.
Ve sonra yelkenler fora!
Yol boyunca kadar ne çok şey paylaştık seninle; sen de denizi seviyordun, ben de… Sen de yelkenlilere bayılıyordun, ben de… Ama ben artık bir şeyi her şeyden daha çok seviyordum; gözlerini...
Gözlerin, deniz gibi demek geliyordu içimden, ama diyemiyordum... Neden? Bilmiyorum. Daha üç koca gün vardı önümüzde. Tüm duygularımı paylaşacak zamanı yaratacak, aşkımı sana itiraf edecektim bu üç gün içinde.
Öyle bir anda söyleyecektim ki beni bırakıp gitmen mümkün olacaktı.
Batik şehre geldiğimizde, hikâyesini dinlemek istemiştin;
—Batık şehir, adanın yüzyıllar önce yaşadığı bir deprem sırasında sulara gömülmüş, binlerce insan ölmüş... Kurtulanlardan birçoğu da deprem felaketinden sonra hızla yayılan bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölüp gitmişler. O dönemin ordusundan oluşan bir grup asker, denize açılıp yaşayacakları daha uygun bir ada ya da bir kara parçası bulmak istemişler. Bu askerlerin içinde krallığın hayatta kalan tek prensesinin sevdiği, gönül verdiği, âşık olduğu asker de varmış. Prensesin âşık olduğu asker, sefere çıkarken: ‘Dönmek var, maalesef dönememekte... Her akşam güneş batarken, adanın en kuzeyindeki uçurumlara git ve oradan denize bak! Seni her güneş batışında, o uçurumun kıyısında düşleyeceğim. Ama bana bir söz vermelisin; asla ağlamayacaksın... Seni hep yürekli, güleç halinle hatırlayacağım’ demiş prensese. O günden sonra prenses o uçurumun kenarına her gün gitmiş, sevdiği erkeği beklemiş, beklemiş, beklemiş... Her geçen gün, her geçen ay, her geçen yıl, artan sabırla, eksilen ümitle, sevdiği için o dik kayalara tırmanmış. Solan bir gül gibi bitkin düşmüş kimi zaman, kimi zaman ufukta beliren bir gemi ile gözlerinin içi gülmüş, kimi zaman ise sadece kalbinde buruk hüzünle beklemiş, beklemiş, beklemiş… Ama sevdiği geri gelmemiş. Hiç ağlamamış prenses... Ama yüzü de eskisi gibi hiç gülmemiş. Her akşam güneş batmadan uçurumun dik kayalarına tırmanan ve oradan saatlerce denize bakan prensesleri için ada halkının içi kan ağlıyormuş. Aradan yıllar geçmiş, prenses hep sabır ve umutla uçuruma tırmanmaya devam etmiş. Hiç yılmamış. Bir gün yine güneşin batmasına çok az zaman kala uçuruma tırmanmış. Güneş batıncaya kadar o uçurumdan denizi seyretmiş. Ada halkından bazıları, giydiği bembeyaz elbisesinin uçuştuğunu görmüşler bir ara esen rüzgârla. Sonra güneş batmış. Etrafı yine hüzünlü bir karanlık kaplamış. Ada halkı, sabah kalktıklarında uçurumun uçunda bir kaya bulmuşlar, kaya yandan bakıldığında aynı prensesin güzel yüzüne benziyormuş... Sol gözünün olduğu yerden sürekli akan bir su sızıntısına, bir anlam verememişler... Bu, prensesin kayalara son tırmanışı olmuş. Bir daha prensesi ne gören olmuş, ne de ondan bir haber alan. Ada halkının ; ‘Ağlayan Kaya’ diye adlandırdığı kaya parçası hala, o uçurumun ucundadır, dedim...
Gözlerin dolmuştu. Buğulanan gözler daha bir güzeldi. O an seni sevdiğimi söylemek geçti içimden ama daha önümüzde koskoca üç gece ve iki gün vardı. Elbette söyleyecektim.
Öyle bir anda söyleyecektim ki beni bırakıp gitmen mümkün olmayacaktı…
—Beni ‘Ağlayan Kaya’ya da götürür müsün? —Tabii, ne zaman? —Yarın!
Dünyalar benim olmuştu. Demek, ertesi gün de birlikte olabilecektik. O gece hiç uyumadım. Hep seni düşündüm ve güneşin doğmasını sabırsızlıkla bekledim.
Zorlu bir tırmanıştı, kayalar dikti ve güneş tam tepemizde sanki cehennemi dünyaya taşıyordu. Hiç sızlanmadın, ayağının altından kayıp giden toprak parçaları ve kayalar, uçurumdan aşağı düşüyor ama bu bile seni ‘Ağlayan Kaya’yı görme isteğinden yıldıramıyordu...
Sonunda zirveye varmıştık. Acık deniz ayaklarımızın altında sonsuza uzanıyordu. Sen ise manzaradan çok, ‘Ağlayan Kaya’ ile ilgilendin... Hüzünle kayaya baktın. Bense gözlerini içine bakarak: —Sanırım prenses sevdiğine verdiği sözü yerine getiremeyip, o gün ağladı ve taşa dönüştü. Şu kayadan sızanda; gözlerinde yıllardır biriken yaşlar olmalı. Çektiği acının anısına prenses hala akmakta, dedim. —Birinin, arkamdan böyle yıllarca ağlamasını ben de asla istemezdim. Hele ağlayan sevdiğimse, dedin kısık bir sesle.
Deniz mavisi gözlerinle buluştu yine gözlerim. Hüzün vardı derinlerinde. O anda seni sevdiğini söylemek istedim, başaramadım. Neydi engel? Bilmiyorum… Daha önümde bir buçuk koca gün vardı.
Yavaş yavaş uçurumdan aşağıya inerken kaydığın anda seni dirseğinden tutmuştum hani; o an kalbim sanki dalga seslerini örtecek kadar hızlı çarpmaya başlamıştı. Damarlarımdaki kan tüm gücüyle beynime akmıştı. Seni öpmek istedim...
Ama öyle bir anda öpecektim ki seni, beni bırakıp gitmem mümkün olmayacaktı…
—Güneş, 'Aşkım' ile açılalım mı? Sakin bir koya gider, orada yüzeriz, ne dersin? Ağlayan kaya ile yüzünde beliren hüzün, bir anda sevince bırakmıştı yerini; —Harika bir fikir bu!
Mavi derinliklerin koynuna bırakıvermiştik kendimizi. Yüzüyor, gülüyor, dalıyorduk. Mutluyduk. Ama ben daha çok deniz mavisi gözlerine bırakıyordum kendimi. Onlarda kayboluyordum. Sen de bunun farkındaydın, değil mi?
—Akşamüstü adaya döndüğümüzde alışveriş yapmalıyım. Teknede yiyecek bir şey kalmamış, dedim. —Sen söyle, ben buzdolabının üstüne astığın o küçük not defterine yazayım, dedin. Ben, dümenin başında tekneyi limana yaklaştırırken... —Domates, biber, yumurta, su, bir de soğan ve patates… —Tamam! Not defterini yerine, dolabın üstüne astım, dedin.
O gece, barlar sokağında buluşup –son gecemiz de- eğlenmiştik. Barda Mr. Big’in 'Wild World' u çalarken başını omzuma koymuştun hani; o an tüm cesaretimi toplayıp sana sarılmak istedim. Yapamadım... Yarın seni uğurlarken öpecektim. O anda; ‘gitme benimle kal’ diyecektim ve sen bırakıp gidemeyecektin.
***
Gidiyordun işte! Tekneniz açılmaya hazır… Derin derin baktın bana. Gözlerin bir şeyler mi mırıldanıyordu, yoksa sadece benim kalbimin sesimiydi duyduklarım, anlayamıyordum. —Sanırım bu birbirimizi son görüşümüz, dedin. Bense hiçbir şey söyleyemedim. —Hava patlayacak gibi, yarın açılsanız! Bir gün daha adada kalsanız, dedim. Baban: —Biz ne havalar gördük. Bu ne ki? Meraklanma evlat, dedi.
Tekneniz, yavaş yavaş marinadan uzaklaştı. Elimi kaldırdım. Tam söyleyecekken; boğazıma bir şeyler düğümlendi, sustum. Ağlayamadım da... Sen sadece gülümsedin. Tekne yavaş yavaş maviliklerde küçük bir beyaz nokta olmuştu. Birden; —GÜNEŞŞŞŞ! SENİ SEVİYORUMMMMMMMM! Diye bağırdım.
—EGE! SENİ DUYAMIYORUM, NE DİYORSUN?
—SENİ SEVİYORUM!
—DUYAMIYORUM!
Tekneniz artık çok uzaklarda, mavi göklerde uçan bir güvercin olmuş, gittikçe küçülmüş, seni benden alıp götürmüştü…
Çok mutsuzdum. Aşkım’la açılmak geldi aklıma. Neden sonra buzdolabındaki yazdığın not ilişti gözlerime. Senin el yazınla kâğıtta; Domates, biber, yumurta, su, soğan, patates, yazıyordu.
Sayfayı bir çırpıda koparıp attım.
Ama ikinci sayfa da;
Hadi artık Ege! Söyle! ‘Seni seviyorum’ de... Neden bilmiyorum ama söylemeyeceksin... Bense söylüyorum işte; SENİ SEVİYORUM! Seni, hep gülen yüzünle hatırlamama izin ver, olur mu?
Güneş
Hemen güverteye koştum. Tekneniz çoktan gözden kaybolmuştu...
-GÜNEŞŞŞŞŞŞŞ! SENİ SEVİYORUMMMMMMMMMMM! Diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
***
Üç yıl doldu. Üç yıldır; ‘Ağlayan Kaya’nın yanında, gün batımında, denize bakarak; ‘Seni seviyorum’ diyorum... Ağlamıyorum. Biliyorum; sen arkandan ağlansın istemezsin...
Neredeysen, beni duyuyorsun, hissediyorsun, değil mi, Güneş’im? Bir de; ağlayamamak ne zordur biliyor musun, sevdiğim?
‘SENİ SEVİYORUM!’
Öyle bir anda söylüyorum ki; artık bana dönmem imkânsız!
Özen KIRAÇ /5–8 HAZİRAN 2001(DÜZENLEME; MAYIS 2007)/İZMİR
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/8/2007 - ÖZEN KIRAÇ/HENA |
HENA
Feyzan'a
Filiz, on yıl sonra ilk kez, Sinop’un Şirin ilçesine bağlı bulunan, çocukluğunun geçtiği kasabadaydı. Eşek Adasına açılan manzaraya hâkim penceresi önünde dalgın dalgın, denize bakıyordu. Koca Ana'nın eski yıllarda da sıkça yaptığı, saç ekmeğin mis kokusu burnuna geliyor, oklavanın ritmik sesi, onu anılarına alıp götürüyordu. Dakikalarca memleketini solumak, sabahları etli ekmek kokusu ile uyanmak, çayırların yağmur sonrası bonkörce yaydığı toprak konusunu ciğerlerine çekmek, çılgın Karadeniz dalgalarına türküler yakmak, yıllardır tırmanamadığı dik, parke taşlı köyünün sokaklarında, özgürce dolaşmak istiyordu.
Kendi kendine; ‘yıllar süren hasretin tarifi bu olmalı’ dedi. Sonra, tüm bunları yapacak çok az zamanı olacağını düşündü. Hena’ yı hatırladı. Ada manzarasına gözleri takıldı. Açıklarda beyaz köpüklü dalgalarla kükrer gibi penceresinden uzanan, Karadeniz’i seyre daldı.
Görev gereği, yıllar sonra memleketine gideceğini duyduğunda mutluluktan gözleri dolmuştu. 36 yaşında, bekâr bir kadın yazar, bu iş için biçilmiş kaftandı. Yazılarına kadınsal duygularını ve duyarlılığını katarken, eksiksiz topladığı ön bilgilerle de gerçekleri en doğru biçimde yansıtabilen sevilen bir gazeteciydi.
14 Şubat 2004 tarihinde, tam bir yıl önce, Karadeniz açıklarında batan Ukrayna bandırası taşıyan Hena isimli yük gemisi ile ilgili bir yazı dizisi hazırlayacaktı. Karadeniz yolculuğu boyunca topladığı bilgileri incelemiş, dosyada gözünden kaçan hiç bir noktanın kalmadığından emin olmak istemişti.
Dalgın gözlerle manzarayı seyrederken, yorucu yolculuğunu ve Hena dosyasındaki notlarını hatırladı.
***
‘Hena; 140 Metre boyunda, bir kuru yük gemisiydi. Gemi; yükünü Ukrayna’nın Yuzhny Limanından Diliskelesi’ne getirmek için yola çıktığında; meteoroloji Karadeniz’de fırtına ihbarı veriyordu. 1994 Yılında yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü; böyle durumlarda Boğaz’ın her iki yönde trafiğe kapatılmasını emrediyordu.’
Gözlerini, yeşilin bin bir tonunu barındıran orman manzarasına çevirirken ‘Sanırım bu kararla Hena’nın yazgısı çizilmeye başladı. Boğaza alınmaya Hena, Karadeniz’in azgın suları ile boğuşmaya itildi’ diye düşündü.
'Son alınan bilgilere göre Karadeniz açıklarında dalga boyu altı metreyi bulmuştu ve Hena hala ortalarda yoktu. Mürettebat o anda yaşadıklarının son dakikaları olduğunu hiç düşünmüş müydü? Arkada kalan sevgilileri, aileleri var mıydı?'
Düşüncelerini susturup, manzaradan zorlukla kopardığı gözlerini yine notlarına çevirdi.
‘Hena, İlk VHF telsiz mesajı 14 Şubat 2004 Sabahı alınıyordu. Boğaz’dan geçiş için, kendi sırasını beklemesi isteniyordu. Büyüklüğü itibariyle içeriye alınacak öncelikli gemiler arasında değildi; çünkü önünde fırtınadan daha büyük oranda etkilenebilecek daha küçük gemiler vardı. Hena’dan da İstanbul GTHM Merkezi’ne zor durumda olduğunu belirten herhangi bir mesaj bu aşamada gelmemişti. Daha sonra geminin doğrudan Boğaz ağzına ilerlemekte olduğu GTHM operatörlerince belirleniyor ve gemiden ilerlemek için sırasını beklemesi istendiğinde; “Geri dönemiyorum” cevabı alınıyordu...’‘
‘Bu ilk panik olmalı’ dedi Filiz. ‘Bir gemi kaptanı böyle bir anda ne hisseder? Sevdikleri gözünün önünden geçer mi? Ya da umutları ve hayalleri?’
Düşüncelerinin kıyısından sıyrılıp, yapacağı araştırmanın içeriğini düşünmeye çalıştı.
Araştırması gereken konular bunlar değildi. Gerekenler; Hena’nın batışına deniz trafik düzeni tüzüğüne göre; diğer küçük gemileri beklemesi kararı mı sebep olmuştu? Boğazlar böyle durumlarda, sığınma alanı olarak kullanılmalı mıydı? Hena zor durumda olduğunu bildirdiği halde boğaza öncelikli olarak, alınmamış mıydı? Geminin can kurtarma donanımları tam mıydı? Batışına yanlış yükleme sebep olmuş, olabilir miydi?
Bu sorular yanıt beklerken; o yine duygusallığına yenik düşmüş, mürettebatın son hislerinin ne olduğu sorusuna tüm duyarlılığıyla kendini kaptırmıştı.
Sonra bir dalgıç grubu ile geminin battığı noktaya dalacağını hatırladı. Hakkında bu kadar bilgi toplayabildiği gemiyi denizin dibinde -oturmuş hali-ile görmek ve fotoğraflarını çekmek onu heyecanlandıracaktı. Geçen bir yıllık sürede, güverte yosunlarla kaplanmış, gemi balıklarla dostluk kurmuş olmalıydı. Üç yıl önce almış olduğu dalış brövesinin ilk kez işine yarayacağını düşünüp, gülümsedi.
Gözleri yine notlarıyla buluştu;
‘Saat 12.23’deki konuşmada gemi durumuyla ilgili ilk tehlike sinyalini veriyordu; çünkü Kaptan Milen Balchev; 12.23 te GTH Merkezine “Baş taraftan su alıyorum, ayrıca gemide yangın başladı” diyordu. Ama yardım için sadece römorkör talebinde bulunuyordu... Ne var ki; olayı yakından takip etmekte olan Bulgar Gemisinin Kaptanı; ‘ talihsiz Hena’nın’ alevler içinde, alabora olarak battığını rapor ediyordu.'
Hena, Karadeniz’in kızgın dalgalarına yenik düşmüştü.
Filiz, kendi kendine ‘Acaba mürettebatın yaşları kaçtı?’ dedi. Tekrar notlarına dönüp, mürettebat hakkındaki bilgilerin yer aldığı kısmı bulup, okumaya başladı;
‘Hena; hepsi 1980 ve sonrası doğumlu olan; 17’si Bulgar 2’si Ukraynalı 19 mürettebatı ile birlikte Karadeniz’in soğuk sularına gömülmüştü. Karadeniz 19 genç denizciye mezar olurken, Geminin tam olarak battığı yer; Eşek Adası’nın beş mil kuzeyi olarak belirlenmişti…’
Donup kaldı. Biraz sonra varacağı o küçücük, sevimli Karadeniz kasabasındaki, ahşap lambrilerle süslenmiş çalışma odasını hatırladı. Odanın denize açılan minik penceresi ve Eşek Adası’nı da içine alan muhteşem manzara, gözünün önünden geçti. Pencereden baktığında göreceği manzaranın bir yıl önce Hena ve mürettebatını azgın Karadeniz dalgalarına yem yaptığı gerçeği içini ürpertti…
Köyüne geldiğinde, onu ilk karşılayan ilerlemiş yaşına rağmen hala dimdik ayakta durmaya çalışan Koca Anası - anneannesi- olmuştu. Sinop’ta kaldığı sürece, Filiz onunla birlikte olacaktı.
Koca anası, ona hep 'Kara Kızım' derdi. On yıl sonraki ilk karşılaşmalarında kara kuru, çelimsiz torununun hiç değişmemiş olduğunu gördüğünde, artık iyice feri kaçmış gözlerinde iki damla yaş belirmişti. Filiz, ağlayacağını anlayıp, boynuna öyle sıkı sarılmıştı ki koca Ana toparlanmış, o güçlü Karadeniz kadını ağlamaktan vazgeçmişti. Filiz ‘Hiç değişmemişsin Koca Anam’ derken, yaşlı kadının hafif eğilmiş belini fark etmemiş gibi davranmış, ama içinin sızlamasına engel olmamıştı.
***
Kapı sesini duyunca arkasına döndü, anneannesinin yavaşça içeri süzüldüğü gördü.
—Ben buraların soğuğunu unutmuşum Koca Ana. Bir yıl önce de böyle soğuk muydu? Karadeniz bugünkü gibi hırçın mıydı? Geçen sene bu zamanlar da bir gemi şu karşıda gördüğün adanın açıklarında batmış. 19 can almış Karadeniz.
Filiz, başını manzaraya çevirip, son sözlerini penceresinden uzanan uçsuz bucaksız maviliğe söylemişti.
—O azgın Karadeniz çok canlar almıştır. Asidir Karadeniz! İçindeki öfkenin dışarı vuruşudur, kayaları döven azgın dalgalar. Bu yüzden içinde istemediğini önce boğar, sonra dalgaları ile karaya atar. O dalgaların her biri bir canın çığlığıdır, her biri bir yürek yanığıdır, dedikten sonra yaşlı kadın gözlerini esir alan manzaradan Filiz’e çevirip ekledi;
—İkinci cemre zamanı, benim kara kızım. Suya düşecek bu gece. Onun soğuğudur bu...
—İkinci cemre mi? ilk havaya düşüyordu, değil mi? sonra suya, sonra da toprağa... Sen var ya sen! Sen her eve lazımsın Koca Anam benim...
Filiz, yaşlı kadına sarılıp, yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, onun gülümseyerek odadan çıkışını sessizce izledi.
‘O bizim koca çınarımız! O bizim koca anamız! Hiçbir acı, onun belini eğse bile, başını eğemez ‘ dedi kendi kendine...
Bundan 20 yıl önce Karadeniz’e kurban verdikleri küçük dayısın hatırladı. Belki de bu yüzden Hena ve mürettebatın hikâyesi onu böyle etkilemişti. Bu sebeple, on dokuz genç adamın ailesinin hisleri onu her şeyden çok ilgilendiriyordu. Karadeniz’in ölülerini bile geri vermediği bu genç adamların geride kalan aşkları ve aileleri... Acılarını anlayabiliyordu.
Demek; Hena cemrenin suya düştüğü gün batmıştı.
Hena! Anlamı neydi acaba? Loptopunu açtı. İnternette bir arama motoruna girip, ‘Hena’ yazdı ve arayı tıkladı. Hena’ nın anlamını bulacağından hiç ümitli değildi, ama karşısına çıkan ilk sayfa onu şaşırtmıştı; çemre ile ilgiliydi.
Okumaya başladı;
‘ Bazı eserlerde belirtildiği üzere cemre üç yıldızdan ibarettir. Bunlar sıra ile tarf, hen'a ve cephedir... Bunlara cemre denilmesinin sebebi parlak ve bir çeşit kırmızılığa meyilli olmalarıdır. Şöyle ki, Şubatın yedinci günü (miladi 21), güneşin doğumundan öğleye kadar olan vakitte guruba temayül edince havada ısınma meydana gelir. Şubatın on dördüncü (miladi yirmisekiz ) sabahında guruba başlayınca suda ısınma belirtileri görülür. ‘
Filiz kendi kendine ‘Aman Tanrım!’ dedi. Hena, Cemre inanışına göre; suya düştüğü farz edilen yıldızın adı! Şubat’tın on dördünde düştüğü varsayılıyor. Hena da on dört şubatta battı. Bu... Bu rastlantı olamaz!
Bütün gece gözüne uyku girmedi. ‘Kaptanın adı neydi sahi?’ Diye düşündü bir ara... Milen… .Kaptan Milen Balchev...
***
Dalgıç elbiselerini giyerken titriyordu. Yorucu bir yolculuk, hiç uyumadan geçen iki gece ve inanılmaz bir tesadüfle iyice sarsılmıştı. Hena; on dört Şubat’ta suya düsen yıldız, suyu ısıtan Cemre... Hena; 0n dört Şubat’ta on dokuz mürettebatı ile Karadeniz’in derin sularına gömülen kuru yük gemisi... Bu inanılmaz bir tesadüftü...
Filiz; ‘Birazdan yanında olacağım Hena’ dedi.’Tüm gizeminle beni bekle!’
Gözleri, uçsuz bucaksız Karadeniz sularında tanıdık bir yüz arıyormuş gibi, derin maviliklere takılı kaldı.
Uzun bir dalıştı. Kırk metre derinliğe dalacaklardı. Hena’yı ilk gördüğünde hızlanan kalp atışlarına engel olamadı. Sanki biraz sonra on dokuz mürettebat ile bir bir tanışacakmış gibi heyecanlıydı. Güverteye paralel yüzerken, geminin yan yatmış olduğunu fark etti. Kamaralara doğru ilerledi. Soldaki ilk kamarada, teli kopuk bir gitarın kuvvetli akıntı sayesinde dans eder gibi bir o yana, bir bu yana savrulduğunu gördü. Bu bir elektrogitardı. Tellerden biri kalın demir kapının altına sıkışmıştı. Paslanmış gitara doğru yüzdü. Elini uzattı. Tam gitarı takıldığı yerden alacaktı ki her yer bir anda aydınlanıverdi.
— Bugün cemre düşecek. Su ısınacak! Bahar geliyor, dedi tanımadığı bir ses.
Filiz arkasını döndüğünde, sarışın genç bir adam ile orta boylu, topluca bir başka adamın konuştuğunu gördü. Güvertede yürüyorlardı. ‘Gitar nereye gitti?’ dedi kendi kendine. Ama bu gemi yan yatmıştı. Birden suyun ilk daldığı anki gibi soğuk olmadığını fark etti. —Üşümüyorum ve Hena’nın güvertesinde yürüyorum. Tanrım, neler oluyor? Dedi.
Hemen arkasındaki tanıdık bir sesle irkildi;
-Koca Ana söylemedi mi sana? Cemre düşecek suya bugün Kara Kızım benim.
Arkasını döndüğünde Karadeniz’e 20 yıl önce kurban verdikleri küçük dayısını gördü. Hiç yaşlanmamıştı. Koca Ana'nın onun için ördüğü bej, boğazlı kazağı giyiyordu. Filiz, başının sol tarafındaki yarayı ilk defa görüyordu. Kaza sırasında mı olmuştu? Ama acı çekiyor gibi görünmüyordu. Gülen yüzüyle güneş gibi aydınlatmıştı her yeri. Kafasını yukarı kaldırdı. Güneşi gördü. Bir de siyah yağmur bulutlarını. Dalgalar koskoca Hena’yı kâğıttan bir kayık gibi sallamaya başlamıştı. Fırtına yakındı. Dayısına doğru koşmak istedi, başaramadı;
—Ama sen? Diyerek kekeledi. —Gemi batmadan önce mürettebatın duygularını yazmayı çok istiyordun, değil mi? -Dayı! Dayı? Sen? —Beni boş ver! Sen Milen'i bul... —Milen? —Kaptan Milen, Kara Kız! Onun hikâyesi benimkinden de acı... Yaz onu... —Ama sen? —Yaz onu! —Nerede Kaptan? —Yaklaşan fırtınadan dolayı yarın hiç uyuyamayacağını düşündüğünden dinlenmek için kamarasına geçti. İlerideki merdivenlerden aşağıya in, koridoru takip et, solda ki ilk kamara. Haaaaaa! Kara Kız! Görüşemezsek, herkese selam söyle. Merak etmesinler. Ben iyiyim!
Filiz, dayısına baktı, yüzündeki huzuru fark etti, yüreği kuş gibi rahatlamış halde, merdivenlere doğru ilerledi. Arkasına dönüp son kez baktığında güverte boştu.
Kamaranın kapısının önünde durduğunda gitar sesini fark etti. Garbage’in ‘Cup Of Coffee’ si çalıyordu. Duygulu, yanık... ‘Bu o gitar! ‘ Dedi içinden.
Elini kapıya doğru uzattı, kapı kendiliğinden açılıverdi... İçeri girdi. Güvertede ilk gördüğü sarışın adam; Bu Milen olmalıydı... Biraz şaşkın, biraz ürkek, Genç adamı izlemeye başladı. Filiz'i görmüyordu. Bundan emin olduğunda, biraz daha yaklaştı. Tam o sırada, Milen elindeki gitarı yatağın yanına dayayıp, çalışma masasına geçti ve yazmaya başladı;
Canım Roza,
Benim küçük, narin sevgilim. Bahar geliyor. Şu anda on üç Şubat gecesi, kötü bir fırtınanın ortasındayız ama korkma, atlatırız. Bildiğin gibi; bu benim son seferim. Artık seni hiç yalnız bırakmayacağım. Yazın yanında olacağım... Evleneceğiz Roza. Biliyorum, hasret ikimizin de yüreğine çok büyük geliyor. Beni seçim yapmaya mecbur bıraktığın o gün, işim ve sen arasında aldığım karardan dolayı nasıl hiç pişman olmadıysam, bu günde aynı iç huzurunu taşıyorum. Aşkın, denize olan aşkımı yendi.
Bu son sefere gitmemi istemediğini de biliyorum. Ama yapamazdım. Senden sonra en çok sevdiğim varlığa- maviliklere- son bir öpücük olacak bu yolculuk. Bazı ayrılıkları başlatan, zehirli sarmaşık öpüşlerden biri... Ama bu seni bana, beni de sana armağan edecekse, hiç çekinmeden yollarım öpüşlerimi en derin maviliklere.
Bahar geliyor, Roza. Hena yarın suya düşecek, suyu ısıtacak, yarın bir gün toprağa düşecek, toprak ısınacak. Yaz gelecek ve biz kavuşacağız. Lütfen bana güzel şeyler yaz, olur mu? Bu, ayrı geçireceğimiz son sevgililer günü. Söz veriyorum; bundan sonra her 14 Şubat’ta yanında olacağım...
Biraz önce ikimizin şarkısını çaldım, ama istediğim gibi çalamıyorum. Çünkü uğurum olan penam kayıp. İlk kez uğurum yanımda olmadan bir sefere çıktım. Benim aklımı başından aldın sen, Roza. Seni çok özledim, sevgilim…
Not; Hala, sefere çıktığım gün sana aldığım kırmızı gülü saklıyor musun?
Milen
Sonra özenle mektubu katladı, çekmecesine koydu. Yine özenle katlanmış bir mektubu çıkarıp, okumaya başladı;
Milen,
Bir bilsen, bu gün ne zor bitti. Sen bir yelkenli, ben bir kara liman. Teknelerin yanaştığı kara, yağlı, çamurlu limanlardan. Her yanaşan tekne bana seni hatırlattı, ama ne bir dirhem esinti vardı, ne de hava da rüzgâr kokusu seni bana taşıyan... Ah! Ne çok özledim seni, o yüzünü, gülüşünü, sesini! Bekledim. Gözyaşlarım kurumuştu. Bekledim. Gözlerim beklemekten yorulmuştu. Bekledim kara geceyi sabaha kavuşturan şafağı. Beklemeler boşunaydı.
Gördüğüm, liman kıyılarını okşayan kızgın, kırgın dalgalardı. Ne o dalgalar seni bana taşıdı, ne de o gün rüzgâr saçlarımı okşadı. Nerede? Nerede sevdiğim? Uğruna gözyaşlarımı tükettiğim… Dalgalar beni duymadı. Ayrılık türküsü söylüyorlardı.
O gece, ne de o gün, bir sevgilinin çekingen elleri değmedi sevgilinin ellerine. Ne de bir kadının çıplak ayakları değdi, arzulu dalgaların türkülerine.
Deniz de benim gibi yalnızdı. Bir sevgili, bir diğerinin omzunda ağladı. Bir martı çığlık attı. Bu çığlık seni bana hatırlattı. Yalnızdı gene o rıhtım karanlığındaki gönlüm. Uçurumlar kadar derin, okyanuslar kadar gizemli. Seni bekledi...
Bahar gelmeyecek mi? kış bitmeyecek mi? O hırcın dalgalar, bir gün seni bana geri vermeyecek mi? Bilsen; bu deli gönül için, bir gün daha ne zor bitti... Dön Mİlen! Dön artık!
Roza
Dışarıdaki fırtına Hena’yı beşik gibi sallarken, Filiz soluğunu tutmuş, sanki bir anda görünür olacakmış gibi ürkek, olup biteni izliyordu. O anda gemi yalpalanarak, sağa sola yatmaya başladı. Fırtına iyice şiddetlenmişti. Kamaraya koşarak giren esmer genç bir tayfa; - Kaptan! Baş tarafından su alıyoruz, Gemiye düşen bir yıldırımdan dolayı yangın da başladı. — Lanet olsun! Neden daha önce haber vermediniz? Genç adam cevap vermeden başını önüne eğdi. — Derhal merkezi arayın, durumumuzu bildirin, Tüm motorları çalıştırın, yönümüzü Boğaza çevirin! İstanbul GTHM Merkezi’ne zor durumda olduğumuzu ve boğaza sığınma isteğimizi belirten mesajı hemen gönderin. Hala ne sallanıyorsun! Görevinin başına dön!
‘Umarım çok geç değildir!’ Dedikten sonra acele ile şapkasını masanın üzerinden alıp, koşar adımlarla kamaradan çıktı. Güverte karmakarışıktı. Dalgaların çığlıklarına tayfalarınki karışmıştı.
Bunlar Panik içinde koşuşturan on dokuz genç adamın son dakikalarıydı.
Filiz ağlıyordu. Gemiyle birlikte sulara gömülecek ve hiç gerçekleşmeyecek on dokuz umut ve hayale mi, yıllar sonra gördüğü dayısına mı, Roza’ya mı, yoksa Milen’in hiç ulaşmamış mektubuna mı ağladığını bilmiyordu. Sadece ağlıyordu…
Çok uzakta, Milen’i dalgalarla boğuşurken gördü... Tarih: 14 Şubat 2004, saat; 12.23 u gösteriyordu. Milen; -Rozaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Diye bağırıyordu.
Muhtemelen onu sadece Filiz duyabildi.
***
14 Şubat 2004 tarihinde saat 12.23 'u gösterirken Ukrayna’nın Yuzhny Limanına çok yakın bir semtinde, genç ve güzel bir kadın, kitabın arasında kuruttuğu güle özlemle baktı... Kitabın içinden düşen penayı halının üstünden alıp, kalbine götürdü ; ‘Bunun uğurun olduğunu biliyorum Milen. Döndüğünde sana geri vereceğim. Senin için saklıyorum. Sevgililer günün kutlu olsun, canım’ dedikten sonra penayı gülün yanına kitabin içine koydu, özenle kitabı kapadı.
Bir genç kadın, bir kuru gül ve bir pena... Bir de her 'Cup Of Coffee' dinlediğinde akacak gözyaşları ve hiç birlikte kutlanamayacak sayısız sevgililer günü, son seferden geriye kalanlardı.
***
Filiz üşüyor, bir sesin ona seslendiğini hayal meyal duyuyordu. Uyumak istiyordu. Hiç uyanmamak… —Filiz uyan! Filiz uyan diyorum! Uyanıp kendine gelmezsen vurgun yiyeceksin, Koca Ana benden sonra, seni de kaybetmeye dayanamaz! UYAN FİLİZ! —Dayı? —Yüz Filiz! Yukarı doğru yüz... Sakın pes etme! Yüz! Koca Ana için yüz... Yüzzzzz! Biraz ilerde dalış ekibinden birileri var... Onlara doğru yüz... — Dayı? Sen misin? Hena battı mı? Milen? Roza?
Gözlerini açtığında bembeyaz bir odanın içinde yapayalnızdı. Megafondan bir ses; - Uyanmışsınız. Güzel! Şu anda bir basınç odasındasınız. Biraz sonra sizi basınç odasından çıkaracağız. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? — Üşüyorum! Cemre? — Efendim? —Hiç! Dayım nerede? — Efendim? — Beni dayım kurtardı. O nerede? —Sakin olun lütfen. Vurgundan sonra böyle hayaller görmeniz çok normal...
*** -Kızım! Benim kara kızım! Ne sayıklayıp duruyorsun? Kahvaltı ve etli ekmekler hazır. Bahar iyice yaklaştı, Güneşli bir gün, bugün… —Koca Ana? —Benim, kara kızım. Bağırışlarına koştum geldim... Hayırdır? ‘Dayım’ diye bağırıyordun uykunun içinde. —Dayım... Dayımı çok sık rüyamda görüyorum Koca Ana... Sana selam söylüyor her seferinde. Beni merak etmesin, diyor. —Ben her gece görüyorum. Hep onun için ördüğüm boğazlı kazağı giyiyor. Bir de başının sol tarafında bir yara var, sanki hiç acı çekmiyormuş gibi gülümsüyor. Üşüyor mudur acep? — Üşümez Koca Ana! Üşümez! Suya Hena düştü. Bahar geliyor! Artık hiç üşümez! Koca ana, biraz dalgın, biraz hüzün dolu bakışlarla odadan çıkarken, Filiz, biraz önce uyuya kaldığı masanın üstündeki laptopu açtı, ilk romanının, ilk cümlelerini yazmaya başladı;
HENA; (Roza'nın yüreğine 14 Şubat’ta düşen Cemre)
Milen- Roza aşkı, boğaza zamanında ulaşamayan Hena ile sulara gömüldü... Oysa ikinci cemre düşmüştü ve bahar çok yakındı... ÖZEN KIRAÇ/7–18 MART 2004/ İZMİR
_________________ Dipnot; Bu öykü, 14 Şubat 2004 tarihinde Karadeniz’de batan HERA adlı kuru yük gemisi anısına yazılmıştır.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
özen kıraç'ın öykü ve hikayelerinin bulunduğu yerdir...
Kategoriler
Arkadaşlarım
Özcan Çeltik ipeksugirl edizindunyasi horseracing ulkemizicinelele
|